Perşembe, Nisan 09, 2009

The Countess - Elizabeth Bathory


Her şey 1998 yılının Mayıs ayında, o zamanlar büyüsüne kapıldığım Cradle of Filth (CoF)'in Cruelty and the Beast albümlerini çıkarmasıyla başladı. Vampirizm, erotizm, büyücülük, şeytancılık, oymacılık, kakmacılık ve yünlü dokuma alanlarında uzmanlaşan ve bir yandan ergen zihnimi Shakespeare alıntısı/çalıntısı şarkı sözleri(1) ile meşgul eden, diğer yandan da ingilizce öğrenimimi hızlandıran(2) CoF, dönemin black metal dünyası içinde hummalı tartışmaların da merkezindeydi -kimileri için mucizevi bir grup olmalarına rağmen özellikle de Viking kökenli sert abilerin gözünde bir tür freak show / gotik kostümlü cancan gösterisi tadında kalıyorlardı.

Benim açımdan Cruelty and the Beast'in en dikkat çekici özelliği, albümün bütünüyle Elizabeth Bathory adlı bir Macar kontesinin yaşam öyküsü üzerine kurulmuş olmasıydı. 1500'lerin sonunda yaşayan ve bakire kanıyla yapılan banyonun bir tür gençlik iksiri olduğu saplantısına kapılan Elizabeth Bathory, ilk defa keşfedilmemekle beraber(3) CoF'in öykülendirmesi için harika bir karakter olmuştu. Bu tüyler ürpertici hikayeyin lirikleri ise alıntılanacak kadar güzeldi:

"Divinity and Lust are forever forbidden to meet."

"In Death's bed I have lain / Paying lip service to shame / But for dreaming of thee I regain /A reason to seek life again"

"Snuffed tapers sighed / As Death left impressing / His crest of cold tears on the Countess / Benighted like ill-fated Usher / The House of Bathory shrouded / 'Neath Grief's dark façade"

Sonrasında ise ben büyüdüm. CoF hiçbir zaman İstanbul'a gelmedi. Aradan yıllar geçti. Ve dün İstanbul Film Festivali'nin programına bakarken, Julie Delpy'nin -hani şu Before Sunrise ve Before Sunset'te oynayan Fransız oyuncu- bu hikayeyi filme aldığını öğrendim. Biletleri alıp koltuğuma oturduğumda, filmi yönetenin Julie Delpy olduğu gerçeğinden uzakta ve CoF günlerimden kalan bir heyecanla tam bir gotik ziyafet bekliyordum. (nasıl bir beklentiyse bu?!?!)

Sonuç ise tam bir hayal kırıklığı oldu. Julie Delpy, 1500'lerin sonunda geçen bu kanlı öyküyü 2009 diyaloglarıyla bezemiş. Senaryo, kadının toplumdaki yerini ve erkeğin kadına bakışını eleştiren feminist mesajlarla bezenmiş ve sahneler sinematografi açısından da oldukça sönük ve sıkıcı bir bakış açısından çekilmiş. Buna bir de dönemi yansıtma çabasıyla sıkça dile gelen Türk düşmanlığı(4)  da eklenince -ki seyirciyi bir hayli güldüren bir ögeydi bu- film tam bir çileye dönüşüyor.  

İşte böyle... dolayısıyla filmi hiç kimseye tavsiye edemiyorum. Julie Delpy'i sevenlerin yapacağı en iyi şey ise yine Before Sunrise veya Before Sunset izlemek olacak.

(1) Dusk and Her Embrace albümlerinde, Dani Filth'in "Pluck out mine eyes" yakarışlarıyla Macbeth okurken de karşılaşınca ilk başta bir hayli şaşırmış, sonrasında ise durumu olgunlukla hazmedip bu harikulade çığlık senfonisinden aldığım keyfi ikiye katlamıştım. 
(2) Ereshkigal sözcüğünü kütüphanedeki dev Webster's içinde arayışımı dün gibi hatırlıyorum. O zamanlar wikipedia'nın henüz icad edilmediğini unutmayalım lütfen!
(3) 1983 yılında kurulan ve ismini bu sapkın kontesten alan Bathory grubu, black metalin atalarından sayılır. Ayrıca kontesin hikayesi 1971 yapımı Countess Dracula'dan başlayarak birçok kez beyaz perdeye taşınmış.
(4) (Bathory-Nadasdy ailesi, Balkanlar'daki Osmanlı işgaline engel olmak için savaşan feodal sistemin yapı taşlarından birini oluşturuyor)

Pazartesi, Mart 30, 2009

Birkaç kare İstanbul...

Karaköy iskelesinde vapurun kalkmasını beklerken...
 
Ve diğer vapurlar fiskos ederken...

Tarihi yarımadayı köpük hizasında bıraktık.

Haydarpaşa'nın vinçleri yine nöbetteydi.


Salı, Mart 24, 2009

Aladağlar - Gönül Yarası

Aladağlar... yaşam ritmimin bütünüyle farklı bir dengeye oturduğu, düşüncenin yerini düşünmenin aldığı bir coğrafya. Gitmeyeli, görmeyeli yıllar oluyor.

Bugün eski bir fotoğrafa rastladım. Haziran 2001. Demirkazık'a tırmanırken, külahın hemen altında, yaklaşık 3200 metrede. Ve birdenbire, midemdeki yumruyu duydum. Belki üniversite yıllarıma, dağlarda geçirdiğim zamana, hatta özellikle de bu gezide yaşadığım ilklere duyduğum bir özlem. 

Bilemiyorum... ama yumru yerli yerinde duruyor sabahtan beri.

Resim için Zeki Melek'e teşekkürler. 



Pazartesi, Mart 23, 2009

Nicholas Hughes



Her ne kadar feminizm ile uzaktan yakından hiçbir ilgim olmasa da, lise yıllarımda en çok ilgi duyduğum şairlerden bir tanesi Sylvia Plath idi. Ölümünden sonra yayınlanmış olan Ariel adlı kitabını defalarca okumuş, hatta bir ara Lady Lazarus adlı şiirine takılıp kalmıştım.

Ünlü bir şair olan Ted Hughes tarafından bir başka kadın için terk edilen Sylvia Plath, 11 Şubat 1963 günü mutfağında soğurduğu gaz ile intihar etmişti. 

Bugün öğrendim ki, bu intihar gerçekleştiği sırada yan odada uyuyan bir bebek olan, sonrasında ise deniz biyoloğu olarak hayata atılan Nicholas Hughes da, 16 Mart günü, kendini asmak suretiyle Alaska'daki evinde intihar etmiş.

Buruk, hem de çok buruk bir tekrar olmuş.

Bu vesile ile Lady Lazarus şiirini de burada paylaşmak istedim:



LADY LAZARUS

I have done it again.
One year in every ten
I manage it----

A sort of walking miracle, my skin
Bright as a Nazi lampshade,
My right foot

A paperweight,
My face a featureless, fine
Jew linen.

Peel off the napkin
0 my enemy.
Do I terrify?----

The nose, the eye pits, the full set of teeth?
The sour breath
Will vanish in a day.

Soon, soon the flesh
The grave cave ate will be
At home on me

And I a smiling woman.
I am only thirty.
And like the cat I have nine times to die.

This is Number Three.
What a trash
To annihilate each decade.

What a million filaments.
The peanut-crunching crowd
Shoves in to see

Them unwrap me hand and foot
The big strip tease.
Gentlemen, ladies

These are my hands
My knees.
I may be skin and bone,

Nevertheless, I am the same, identical woman.
The first time it happened I was ten.
It was an accident.

The second time I meant
To last it out and not come back at all.
I rocked shut

As a seashell.
They had to call and call
And pick the worms off me like sticky pearls.

Dying
Is an art, like everything else,
I do it exceptionally well.

I do it so it feels like hell.
I do it so it feels real.
I guess you could say I've a call.

It's easy enough to do it in a cell.
It's easy enough to do it and stay put.
It's the theatrical

Comeback in broad day
To the same place, the same face, the same brute
Amused shout:

'A miracle!'
That knocks me out.
There is a charge

For the eyeing of my scars, there is a charge
For the hearing of my heart----
It really goes.

And there is a charge, a very large charge
For a word or a touch
Or a bit of blood

Or a piece of my hair or my clothes.
So, so, Herr Doktor.
So, Herr Enemy.

I am your opus,
I am your valuable,
The pure gold baby

That melts to a shriek.
I turn and burn.
Do not think I underestimate your great concern.

Ash, ash ---
You poke and stir.
Flesh, bone, there is nothing there----

A cake of soap,
A wedding ring,
A gold filling.

Herr God, Herr Lucifer
Beware
Beware.

Out of the ash
I rise with my red hair
And I eat men like air

Salı, Ocak 20, 2009

Aradığım Sözcükler

- Hani A.T.'nin bir filmi vardı... Fransa'nın kuzeyindeki bir sahil kasabasında geçiyordu, hep yağmur yağıyordu (galiba damlalar daha bariz olsun diye süt karıştırmışlardı suya).

- Evet, evet,  elyaf şapkalı, kemik gözlüklü, yırtık atkısı olan bir adam vardı başrolde, kahvesini içerken tesbih çekmeyi seviyordu. Kedisi vardı hatta, sarman. 

- Doğru, neydi o filmin adı ya?


Çok tipik bir sahne bu benim için. Ne ben ne de karşımdaki hatırlamaz filmin adını. Bir sessizlik olur. Birimiz tırnak çiğner, diğeri sağ el işaret parmağını sağ şakağına yaslar. Sonrasında üst bilincim konudan sıyrılır ama beynim filmin adını taramaya devam eder. Çok geçmeden -ve birkaç çağrışımdan yardım alarak çözüm kendiliğinden gelir:

- Renk Benekleri! Evet ya, Renk Benekleri'ydi, oh be!

Hem ben, hem de karşımdaki büyük bir rahatlama duyarız filmin adının anımsanmasıyla. Zihnimi kurcalayan altı üstü bir filmin ismi de olsa nasıl büyük bir huzursuzluk yaratıyor, tarifsiz.. İşte bu huzursuzluğun aynısını daha temelde, daha gündelikte, yastık ensemi kaşındırdığında, tencerenin dibini sıyırırken, çiğnediğim sakızı atacak çöp bulamadığımda, ayaklarımın altındaki sehpa kaymaya başladığında, mideme bir kurabiye kaçtığında veya eve adım atar atmaz bilgisayarı açtığımda yaşayınca daha da çok zorlanıyorum.

Tam da bu anlarda karşımdakinin benim aradığım sözcükleri bulmasını bekliyorum. Bir o kadar önemlisi, ben de karşımdakinin aradığı sözcüklerle konuşmak, yazmak istiyorum. Ancak bu şekilde tamamlandığımı duyuyorum. Bundan birkaç gün önce, uzaklardan bir yerden bir sms geldi. "Aradığım sözcükler" diyordu benim önceki yazdıklarıma cevaben. O an kendimi tamam duydum işte, bir duydum.

Perşembe, Ocak 15, 2009

Mor çanta

Sabah... yorgun ve hatta aksak adımlar atıyorum. Ne dengem, ne gücüm, ne de keyfim yerinde. Esasında var olma angaryası denebilecek sabahlardan bir tanesi. Sadece ve zorundalıklarım nedeniyle yürüyorum. Hava ısınmış, atkı takmak manasız, çıkarıyoum. Ve birden karşımda... asfaltın neminde çamurlaşan şehre, ışığın yokluğunda büsbütün gri bir tonun hakim olduğu sokağa rağmen...
... mor, hem de mosmor bir çanta. Esasında kesekağıdından bir torba, ama kadının tutuşu ve özeni ile çanta mertebesine yükseltebiliriz. Kadın acelesiz ama sakar bir görüntü içerisinde ilerledikçe -her ne kadar yeterli mesafede olmasam bile- sanki kağıdın hışırtısını duyar gibiyim. Çanta ile kadının ortantısızlığı da işin içine girince (çanta biraz irice) giderek daha da tuhaf bir manzara beliriyor. Karanlık, zırıldak sabahın akşamdan kalma göbeğinin üzerinde mor bir leke!...

Çanta bir yana, ben bir yana... öylece uzaklaşıyoruz. Çanta benden, ben kendimden bihaber... gülümsüyorum, morluktan herhalde, mosmor bir balgam yemiş gibi yüzüme veya patlıcanla dövülmüş gibi sabah sabah. 

Salı, Ocak 13, 2009

Kışı özlemek

Bir süredir havalar soğuk gidiyor. Evdeki doğrama özentileri sağolsun, sabahları sanki çadırda, uyku tulumumdaymışım da burnumun ucu donmuş gibi uyanıyorum. Kimileri için çok tercih edilecek bir his değil belki, ama benim hoşuma gidiyor. Battaniyenin altından çıkmak bir dert, soğuk taşa basmak bir başka dert...

Evden çıktıktan sonra soğuğun pek bir anlamı kalmıyor gerçi. Atkı koruması altında yapılan yürüyüşlerden zarar gelmiyor nasıl olsa. Öte yandan sorumsuz zamanlarımızın erken sabahlarını anımsıyorum... özgürlük duygusunun gıdıkladığı bir rahatlıkla tenimi kışlaşan güneşe açtığımı... belki yıkandığımı, buğulu ışığında sabahların.

Evet, özlemişim. Bir de diyorum, şöyle güzel bir don yapsa İstanbul sabahları, ne zamandır hiç rastlamıyorum kırağı kaplı yapraklara, bir fiske ile dökmüyorum incinmiş suslar dizisi gibi çaresiz bekleyen kristalleri. Gerçi Cihangir'de yapraklara rastlıyor muyum, bu da ayrı bir soru olmalı. 
Neyse işte, özlemişim... ve az önce okudum ki, yine ısınıyor şehrim. Bir dahaki sefere artık, ne yapalım.